24.02.2010

kırıntılardan

"insanın yalnızca kendisi olabilmesinin bir yolu var mı acaba?"
(Kara Kitap "kendim olmalıyım" bölümünden)
......sorusu, çıkış noktalarımızdan bi tanesi olabilir mi?
kenara yazdıklarımıza bi tane daha.

18.02.2010

Alo! Uyandırma servisi


Günlerin ne getireceği hiç belli olmuyor.Bu aralar malzemeden çok hikayeleri daha fazla toplamaya başladım.Aynı mantıkla devam ediyorum, malzemeyi yarat, hikayeyi üstüne yaz. Tema bi şekilde "aramak" kelimesi üstünden gidiyor ve o kaybolanı ararken kendini bulmak, daha derinlere inmek kendi iç yolculuğunu yapmakla devam ediyor şu anda, genel hatlarıyla.

Bugün Duygu'ya mekandaki telefonla ilgili hayalimi anlatıyordum. Gösteri sırasında hoparlörlü telefonla alo masal'ı arasak nasıl bi şey çıkartabiliriz falan başka neler var aranabilecek, derken "alo uyandırma servisi" pat diye düşüverdi. Ve hep nasıl kullanabilirim diye düşündüğüm kayıp otoban telefon sahnesi ellerimdeydi + telefonla bi sürü şey yapabileceğimizi gördük, oyunun içine ciddi bi şekilde dahil edebiliriz.
Muhtemelen gösterinin başlarında "alo uyandırma servisi" aranacak bunu seyirci de canlı dinleyecek ve görecek, ardından sonlara doğru tempoyu ve duyguları iyice yükselttiğmiz bi yerde tam herşey doyuma ulaşmışken, pat, telefon çalacak ve sessizlik...... uzun uzun çalsın hatta : ) güzel bi şekilde aramak teması üstünden bu uyandırma servisini kullanabiliriz.
Bir rüya bölümü arkasına gelse fena mı olur....
Aklıma neler geliyor neler
Şu uyandırma servisini bir an önce kullanmaya başlayalım, bakalım daha neler yapabiliriz.

17.02.2010

Yığın


Hayat bizi nereye savuruyor. Günler günleri kovalıyor ve biz sürekli durmak bilmeyen bi koşturma içindeyiz. Etrafımdaki herkesle beraber. Nitelikler, farklılıklar, özellikler, konuştuğumuz insanlar hepsi birbirine karışıyor, önemsizleşiyor mu?, yapmak için mi yapmaya başlıyoruz?, ne üretiyoruz? Bazen duruma olması gerektiği için şekil verdiriyoruz....
30 yaş krizi mi? 33-35lerinde olanlar söylesin ki bileyim : )

Hayatta sadece tek bir iş yapmıyorum, ve bundan çok keyf alıyorum. Ama müdahale edemeyeceğim şekilde üstüste bindikleri zaman o herbiri birbirinden değerli "artık yığınlaşmış" işlere dönüşüyorlar, altlarında eziliyorum ve nerdeyse her ayım böyle geçiyor.
Sorgulamadığım ve bilmediğim benden uzakta duygular üstünden hiç çalışmadım bu yüzden de bu bana daha yakın geliyor.
Bu sorunsalı, Charles'ın "davet" de beni sürekli koşarak kullandığı gibi,bi şekilde mekana, yerleştirmek istiyorum. Artık hareket edememe ve yeri geldiğinde tamamen bırakıp boşluklar yaratamama yada kendime-mahremime ait tamamen oraya özel, zaman ayıramadığım tüm o zamanın hislerini, o "arayışı" yaparken göstermek istiyorum. En başlarda eser hakkında yazarken demiştim ya, kaybolanı ararken kendini bulmak üstüne diye, şu anda bunu yapmaya başladım bile : )

Bu anlamda aklımda bu hissiyatımı seyirciye taşıyabileceğim tek bir fikrim var en azından şimdilik(zaten vardı, nedenini netleştirdim) Mekanda karmaşık ve büyük-küçük objeli ciddi yığınlar oluşturmak, bunları çok hızlı yer değiştirmek her seferinde şekiller, yüzler, imajlar çağrıştırmak. Pencereden koltukların inmesi, mekandaki herşeyin belki dönen merdivene yığılması onların arasında kalan dansçılar (koltuk, kablolar, masalar, sandalyeler, tahtalar, yatağımız, minderlerimiz, sıcak hava üfleyici, tüm ıvır zıvırlar.... ) belki yığma matematiğini çözer ve iyi becerebilirsek, her seferinde herşeyin aynı yere denk getirebilirsek yığının içinden bedenlerimizle başka bi yerlere gidebiliriz.
Her halükarda ben arada bir yukardaki camdan koca koltuğu indirdiğimizden sadece biraz daha öteye gitmek istiyorum: ) Umarım ekibi ikna edebilirim : )

14.02.2010

Canlı Kamera


Mehmet Barış'ı Seviyor'da bizi en çok zorlayan şey gizli kamera kullanımıydı. Ancak 4 senenin sonunda doğru düzgün temsil yapabilir hale geldik: )
Sanırım hepimiz için canlı kamera kullanımının en sevdiğimiz yeri, gösterinin sonunda sahneden sokağa koşup, saniyeler içerisinde ya yağmurlu ya karla kaplı kimi zaman bir trafiğin içine kimi zaman boş bir avrupa kasabası sokağına çıkıp, sarılarak yürümemizdi
Hikayemi bir yandan kurgulamaya çalışırken, canlı kamerayı tekrar tekrar düşünüyorum. Mutlaka olmalı. Fakat MBS'deki gibi "big brother" değil, birkaç fonksiyonda kullanmak.
1. si odalarda görünmeyen bölümlerin dışarı yansıtabilmesini sağlamak
-bunu önceden kaydedilmiş görüntülerle harmanlama ve seyircinin gerçeklik algısıyla oynama
2. si tamamen kamerayla çalışılıp üretilecek bölümler yaratmak
3. sü mekanın dışına çıkabilmek
-bu anlamda aklımda iki mekan var.
1. Eyüp abilerin dükkanı (pressci) ordaki doğal yapı hiç bir yerde yok/ dünyadan değilmiş gibi
2. Neverland hostel'in renkli koridorları

böylece "Kara Kitap" -arama- hissiyatına daha fazla yaklaştırabileceğim seyirciyi.

Muhtemelen ÇAK üyeleri bu satırları okurken kaşlarını çatıyorlar, kamera çekti mi çekmedi mi kablo nerden geçiyor, mavi ekran mı çıktı vs vs vs

Ama hikayemi "aramak" teması üzerinden oluşturacaksam eğer bizi mekanın dışına da yolculuğa çıkartabilecek bir kamera bu iki mekanı oldukça fantastik yapacak gibi.
Acaba diyorum "boğazın suları çekildiği zaman" diye bi meşhur bölüm vardır "kara kitap"ta orayı da hamamda mı yapsak, yakın yaw kapının önü : )

7.02.2010

Oda


Oda'yı o kadar çok önemsiyorum ki. Kapısında şöyle yazıyor; "burası gayet güzel" camında da şöyle yazıyor "umutsuzluğa alışma". Dans stüdyosu manzaralı oda... daha ne olsun.
O odada yaşanıyor. Yaşanıyor demek, o oda hergün hikayelerle doluyor demek. Özel hikayeler, hüzünlü hikayeler, mutlu hikayeler, aynı zamanda hepimizin ayrı ayrı hikayeleri o kadar çok ki.
Bu odada öyle çok şey var ki; dünyanın en güzel sohbetleri, anlık performanslar, aşk, röntgencilik; sağlı-sollu, yalnızlık, yeşil renk, kahve, ağır uykular, sevişmeler, anlık uykular, Orin-Chloe-Amala, dedikodu, uysal, hele hele stüdyoya açılan pencere. Bu pencereden atlamalar zıplamalar, intiharlar imajlar geçip gidiyor aklımdan: ) Sanıyorum ki hepimizin o odayla ilgili içimizde özel olarak tuttuğumuz anlarımız var. Bunları toplamak ama en içtekileri toplamak isterim, benimkini de içine katıp o odanın ortak ruhunu oluşturabiliriz belki.
Bu odanın seyirci tarafından pencereden izlenmesi ve içerden canlı kamerayla da duvara yansıtılarak izletilmesi öyle heyecanlı malzemeler verecek ki bize, içten ayrı dışardan ayrı bi güzel olacak gibi.
Camdan atlama denemelerimizi ilk kim denicek?

6.02.2010

Seyirci

Mekanda kafamı en çok kurcalayan şey; Seyirci.
Sebepleri şöyle sıralanabilir. Kapıda nasıl bilet kesicez, orda yoğunluk olmaması için nasıl bir sistem üreticez, adam çiş yapacak ne bok yicez, nasıl oturtucaz, o yapacağımız sistemi prova ve dersler için nasıl pratik bir yöntemle kaldırıcaz falan filan.
Öncelikle gösteriye ilişkin olarak seyirciyle çok samimi bi ilişki olsun istiyorum. Daha önce de Engin-ar'da denediğimiz (eğer süpriz olmaz ise) dansçıların-oyuncuların tamamen ortalıkta olduğu- gelenlerle sohbet ettiği, oyun başlamadan ve sonunda da izleyicilerin tuvaleti rahatca kullanabildikleri, kapı önüne yığmadan tamamen herkesin bi tiyatro salonuna değil de bir eve geldiğini hatırlatabilecek, öyle davranabileceğimiz bi atmosfer. Hem böylece pek çok angaryadan da kurtulmuş olucaz.
Platformun elbette ki localı vesayire olamayacağı belli : ) Ama iyi düşünp iyi tasarlamamız gerekiyor. 50'yi geçmeyen, tıka basa doldurmayacağımız, herkesin çok rahat izleyebileceği bi alan yaratmalıyız.
Bu işte üstünde durduğum kelimelerden bi tanesi daha netleşiyor; samimiyet....
Bu anlamda sahnede ne kadar "dansçı" kimliğimizle dursak da, "dansçılığımızı" değil "insan" tarafımızın ağırlığını göstermeliyiz. O zaman eminim ki klasik sahne, sanatçı-seyirci anlayışından biraz daha sıyrılabilecek ve daha birebir bir ilişki kuabilmiş olacağız.
Seyirciyi oyuna dahil etmek üstüne birkaç fikrim var, bunları da biraz daha şekillendikçe yazmalıyım mutlaka.

3.02.2010

hikaye kırıntıları 1


Hikayesel kurgularımdan bir tanesi;

Blogun ismini de kullanarak bi arayış hikayesi olsun. Bu arayış biraz Kara Kitap koksun Kayıp Otoban'la karışsın. İkisinde de fazlasıyla yer aldığı gibi ararken insanın kendisini bulması- keşfetmesi olsun. İçindekilerle yüzleşmeye, bilmediği- korktuğu yanlarıyla yanyana gelmeye, ararken ve tam bulduğunu düşünürken kazalar olsun- ciddi kazalar olsun- kendini bulsun, kafası karışsın, kafası çok güzel olsun. İçe dönsün, yolculuk hikayeleri gibi takip edelim o çözülümü.
Çokça tartıştığımız "insan" olma tarafıyla uğraşabiliriz- böyle deyince, "naif" kelimesi geliyor aklıma. O arayış şiddet de içerse yine de kendine yarattığı şiddet, naif bir şiddet olsun.
Peki, Duygu muhtemelen sorucak hemen, ya kendini de bulamazsa o zaman ne olucak? : )
Böyle böyle çıkacak iş.....

2.02.2010

Ses


Daha önce kayıt cihazlarından bahsetmiştim. Bu işte olabildiğince küçük şeylerle uğraşmak istiyorum. Mesela ışık için nerdeyse hiç spot kullanmamak daha minik çözümlerle duygusu yüksek atmosferler yaratmak. Oranın ev ve samimi sıcaklığını bozabilecek tüm italyan sahne tasarım alışkanlığını bir kenara koymak. Bu anlamda hoparlörlerden gelecek sesleri, mikrofon konuşmalarını, müzikleri henüz tam nasıl kullanacağımı bilmesemde seyircinin altına yada üstüne yerleştirebileceğim bi ses sistemi hayal ediyorum. Hayalimdeki sistem şöyle bişey aslında.
Bu iş bi turneye çıksa her tiyatronun oturma düzenine göre imkansız bi tasarım ama bizim gibi sadece ve sadece bu mekanda oynanacak bi proje için uygun bi tasarım olduğunu düşünüyorum. Cem yılmazer ve ben gidiyoruz Karaköy- Selanik pasajına en dandiğinin bi tıkı kalitelisinden 25-30 tane minik walkman hoparlorü alıyoruz. eski tiplerden, bunları 5erli ortak bağlıyoruz ve seyirci oturma düzenine gore tepeden basit bi kablolama sistemiyle asıyoruz. Seyircinin tam tepesini minik hoparlörlerle dolduruyoruz. Böylece tüm ana hoparlörlerden gelecek sesi seyirciye çok daha yaklaştırmış mikrofondan fısıldayarak konuşsak kulaklarına fısıldıyormuşuz hissiyatı gibi eğlenceli bölümler yaratabiliriz. Heyecanlandım ben, hemen başlasak mı ne? Kaç para tutar bu mini 25 hoparlör?

Google'da eski tip hoparlör ararken bir de "hanging speakers" diye aratayım dedim biraz sonra da bu resmi buldum. Hayallerime çok uymasada daha iyi anlatabilmek için, buna benzer bişey diyebilirim.

1.02.2010

Buzdolabı


Bu işi çıkartmanın en keyifli yanı normal bi zamanda sahnede kullanamayacağınız birçok şeyi kullanabilme olasılığı. Örneğin; Buzdolabı. Birçok kez sözlü olarak bahsettiğim için en emin olduğum malzemelerden bir tanesi. Buzdolabının ışığıyla bir kadın-erkek düeti hayal ediyorum. Mekan tamamen karanlığa büründüğünde o buzdolabının koltuğa, sandalyeye ve stüdyoya sızan atmosferinin içine yerleştirmek istiyorum bu düeti. Buzdolabının kapağını kapatıp açmak, karanlık- aydınlıkla oynamak, süprizler koymak, buzdolabının içinden çıkabileceklere yoğunlaşmak. Yapabileceğimiz çok şey var. Bide allah için buzdolabımız o kadar iyi ki : ) buzdolabımızı alandan allah razı olsun. Diyorum ki Aslı'yı Engin-ar'da koltuğun içine sokmuştuk bu gösteride de baştan sona buzdolabına mı soksak acaba : )
Bilerek böyle bir fotoğraf kullandım. Biraz nostalji olsun, stüdyomuzd yoğun bir inşaat var, stüdyoda daha nerdeyse hiçbirşey yok ama son model bi buzdolabı var.

kaygan zemin


Mekan paspaslanırken muşamba hafif nemli kalıyor, çıplak ayakla nemli bi dans muşambasında birçok şey yapabiliriz. Bu etken üzerine oluşturacağımız dans cümlesi çok farklı bi dile sahip olacaktır. Çok hızlı dönüşler, kaymalar, ikili bölümler. Dengemizi zorlarken farklı bi hareket kalitesi bulacağımıza eminim.
Hep ıslak zeminde dans etmeyi hayal eden biriydim, ama bunun provasını yapabilmek ne kelime, "Hellooo biz geldik biraz stüdyonuzu ıslatıcaz da" : ) Şimdi mekanda çalışma imkanına sahibiz, bu avantajı kullanıp mutlaka gösterinin bi bölümünde kaygan zemin bölümü yapmalıyız. Provası az bi az tehlikeli olsa da çok keyifli bi bölüm çıkacağını düşünüyorum.
Dansçılar ıslanmaya hazırmısınız?